Güçlü söz yazarlığı ve başarılı
müzik tercihleriyle piyasaya çıktığı ilk günden itibaren farkını ortaya koyan Eminem,
rap sevmeyenlerin bile takdir ettiği bir isim. Sanatçı, gerçek hayat hikayesine
dayanan birçok şarkısında annesi Debbie Nelson’a olan bitmek bilmez öfkesine ve
zehir olmuş çocukluğuna değindi. Özellikle Cleanin’
Out My Closet bu şarkılar içerisinde en çok ses getireni oldu.
Oldukça sert bir anlatım diline
sahip olan şarkı, olgunluk döneminde Eminem’in en büyük pişmanlıklarından birine
dönüştü. Çünkü Eminem, perişan çocukluk döneminde yaşadıklarının annesinin hastalığı
nedeniyle gerçekleştiğini idrak etti ve onu suçlamaya son verip affetti. Annesi,
Munchausen sendromu yüzünden çocuklarına çeşitli ilaçlar içirip onları hasta gibi
göstermeye çalışan bir ebeveyndi.
2013 yılında Eminem, geçmişin
hesabını dokunaklı bir şekilde kapattı. Anneler Günü’nde yayınladığı Headlights
şarkısı, geçmişte kustuğu öfke için oldukça içten bir özür niteliğindeydi. Şarkının
ünlü yönetmen Spike Lee imzalı duygusal video klipi de beğeni topladı.
Eminem, Nate Ruess’la birlikte
seslendirdiği şarkıda geçmişte sinirliyken yazdığı şarkılarda çok ileri
gittiğini, annesinden nefret etmediğini, Cleanin’
Out My Closet şarkısını artık söylemediğini ve hatta duymaya bile tahammül
edemediğini, evlatlık verilen kardeşi Nathan’la annelerini affettiğini söyler. Sizce
bu şarkı öfkeli bir gencin, olgun ve daha sakin bir adama dönüştüğünde yaşadığı
acıları arkasında bırakabilmek için geçmişiyle barıştığını dile getirmesinin bir yolu
olabilir mi?
Piyasaya adım attığı dönemden
itibaren Türkçe Rock müziğin ayakta kalması ve canlanmasında büyük emekleri
olan Teoman, kendine has tarzıyla farkını ortaya koymayı başarmış bir yorumcu
ve söz yazarı. Sanatçının kariyerinin başından itibaren söz yazarlığına
gösterdiği özen de fazlasıyla dikkat çekici.
Teoman, kurgusal hikayeli
şarkılarının yanı sıra gerçek hayat hikayelerine de şarkılarından yer veren bir
söz yazarı. Bu şarkılardan biri de 2 Kasım 2001’de müzikseverlerin beğenisine
sunulan Gönülçelen albümünde yer alan İstasyon İnsanları. Üstelik şarkıda
anlatılan hikaye, bizzat Teoman’ın çocukluğuna ve babasına dayanıyor.
Teoman’ın babası Hasan Basri
Yakupoğlu, çevresi tarafından Ruhi lakabıyla anılmaktadır. Çünkü çok duygusal
bir karaktere sahiptir. Hatta Ruhi Yakupoğlu imzasıyla şiirler kaleme almıştır.
Sanatçı, babasını çok küçük yaşta kaybeder. Anne ve anneannesine babasının
nerede olduğunu sorduğunda, cennete gittiği cevabını alır ve bu sözler aklına
kazınır. İstasyon İnsanları şarkısını yazarken 8 yaşındaki hatıralarından
yararlanır.
Teoman, babasına ithafen
yarattığı Ruhi karakterini aynı zamanda alter egosu olarak da nitelendirir. Hayatı
ve ölümü, anılarıyla anlattığı şarkıyı kendisi değil de Ruhi seslendiriyormuş
gibi söyler. Karakterin yalnız ve naif hali:
‘Ruhi’dir benim adım,
hiç çıkamam evimden
Dostlar uydururum
hayali, mutluyumdur bu yüzden.’ dizeleriyle anlatılır. Şarkıda geçen ‘Cennet Plajı’ ise babasının gittiği
yeri sembolize etmektedir. Sizce de şarkı artık daha anlamlı geliyor mu?
Yıllar 1961’i gösterdiğinde 19
yaşındaki genç şarkıcı Bob Dylan, New York’a adım attı. Amacı idolü olan folk
müzik efsanesi Woody Guthrie’yle tanışmak ve müzik piyasasına girmekti. Huntingon
hastalığıyla boğuşan Guthrie’yi bir hastane köşesinde bulduğunda bir diğer folk
müzik efsanesi Pete Seeger’la tanıştı ve fırsat kapıları kendisi için açıldı.
Bir yandan Sylvie Russo’yla aşk
yaşayan Dylan, diğer taraftan etkileyici tarzıyla folk müzik dünyasına adeta bir
yıldırım gibi düştü. Ondan etkilenenlerden biri de o dönem kendisinden daha
şöhretli olan buğulu ses Joan Baez’di. Dylan ve Baez arasındaki etkileşim,
müzikle sınırla kalmayıp tutkulu bir ilişkiye dönüşünce ortaya gelgitli bir aşk
üçgeni çıktı.
Birlikte eserler üretip,
turnelere katılıp sahneye çıkan ikili, müzik endüstrisinin devleri arasına girdiler.
Ancak ilişkilerinde denge ve süreklilik sağlayamadılar. 1965’te Dylan’ın Sara
Lownds’la 12 yıl sürecek sürpriz evliliği, ilişkilerini sekteye uğrattı. Baez
ise 1968 yılında David Harris’le evlendi. Onun evliliğiyse 5 yıl sürdü.
1974 yılında bir gece yarısı Baez’in
telefonu çaldı. Kendisini bir telefon kulübesinden arayan konserini biraz önce
tamamlayan Dylan’dı. Yeni şarkısından bahsetmek için aradığını söyledi. Bu
arama, Baez’de güçlü bir duygu fırtınası yarattı ve en önemli şarkısı Diamonds
and Rust’a imza atmasına neden oldu. Şarkı sözleri, ikilinin neden hiçbir zaman
birleşemediğini ve ayrılamadığını şairane bir dille anlatıyordu.
1975 yılında Baez’in yayınladığı
aynı adlı albümdeki şarkı, sanatçının en büyük hiti olmakla kalmayıp Dylan’la
yollarını efsanevi Rolling Thunder Revue turnesinde kesiştirdi. Dylan, Baez’den
kendisi için yazdığı şarkıyı seslendirmesini istedi. Baez, şarkıyı ona
yazmadığını söyleyerek seslendirse de; yürümeyen bir ilişkiyi, küllenmeyen bir
aşkı, unutulmaz anları ve acı verici ayrılığı anlatan gönderme dolu sözler
şarkının kime yazıldığını ortaya koyuyordu. İşte o sözler:
Orhan Gencebay, şüphesiz ki Türk
müzik tarihinin en üretken isimlerinin başında yer alan bir bestekar ve icracı.
Sayısız liste başı esere imza atmakla beraber Zeki Müren, Ajda Pekkan, Kamuran
Akkor, Müslüm Gürses, İbrahim Tatlıses, Bülent Ersoy, Ahmet Özhan, Selami
Şahin, Neşe Karaböcek, Erkin Koray, Tarkan ve Sezen Aksu gibi devlere de şarkı
vermiş bir usta.
Gencebay’ın yüzlerce eseri
arasında gerçek hayat hikayesine dayanan şarkılar da mevcut. Bunlardan biri de
1990 yılında Kervan Plak etiketiyle yayınlanan Utan albümünde yer alan Dilenci
şarkısı. Söz ve müziği Gencabay’a ait olan arabesk şarkının sözleri, Samsun’daki
gençlik yıllarına dayanıyor.
Mahallelerinde yırtık pırtık
kıyafetiyle çıplak ayakla dilenen bir dilenci vardır. Yürürken ayağı aksamakta
ve muhtemelen kendi uydurduğu ‘Pampupu’
isimli bir şarkı seslendirmektedir. Bu nedenle Pampupu ismiyle anılır. Gün boyu
topladıklarını mahalledeki Ayşe isimli kadının evinin önüne bırakıp: “Kızını bana verecek misin?” diye
seslenmektedir.
Gencebay, insanların deli diye aşağıladığı
ve tartakladığı adamın aslında acıklı bir aşk hikayesi yüzünden bu hallere düştüğünü
öğrenir. Sevdiği kişiyle birlikte olmasına izin verilmediği için sokaklara düşüp
deliren zavallı adamın yaşamı, Gencebay’ın ‘Dilenci’
şarkısı için esin kaynağı olur.
Sevip sevilmenin, duyguları ifade
edebilmenin zorluğuna değinerek başlayan şarkı, aşk dilenerek perişan hale düşen
ve aşağılanan bir aşığın portresini çizer. Dilenci aslında delice sevmiş, sevdiğini
sabırla beklemiş ve bu uğurda mutsuzluğa uğramış biridir. Şarkının etkisi, sadece
yayınladığı dönemle sınırlı kalmaz. Gencebay Klasikleri albümünde yer alan şarkı,
Sibel Can ve Zara tarafından da seslendirilir.
80’li yılları kasıp kavurup
olgunluk dönemine girmiş bir diva Sezen Aksu. Gözde ve yakışıklı bir genç müzisyen
Uzay Heparı. Yeni parlamaya başlayan, gelecek vadeden bir pop vokalisti Yıldız Tilbe.
90’ların başında üçü arasında yaşanan bir aşk ve aldatma hikayesi sonrası
ortaya çıkan unutulmaz bir şarkı; Onu alma beni al.
Sezen Aksu, Uzay Heparı’yla
tutkulu bir aşk yaşamaktadır. İzmir’de övgüyle bahsedilen genç şarkıcı Yıldız Tilbe’yi
dinlemeye gider. Dinledikten sonra vokalisti olması için teklifte bulunur.
Teklifi kabul eden Tilbe, İstanbul’a gelip Aksu’nun evinde yaşamaya başlar. Heparı
ve Tilbe’nin tek gecelik ilişkileri, aldatılan Aksu’yu derinden etkiler. İkisiyle
de ilişkilerine son verir.
Uzay Heparı, 20 Mayıs 1994
tarihinde geçirdiği motosiklet kazası sonrası 11 gün boyunca verdiği yaşam
mücadelesini kaybetti. Bu beklenmedik ve üzücü ölüm haberi, tüm müzik dünyasını
ve genç müzisyenin sevenlerini yasa boğduğu gibi Sezen Aksu’yu da fazlasıyla
üzdü. Fırtınalı ilişkiden geriye Aksu’nun yaşadıklarına dair yazdıkları kaldı.
Sezen Aksu, 28
Haziran 1995 tarihinde piyasaya Işık Doğudan Yükselir / Ex Oriente Lux albümünü
sürdü. 12 şarkıdan oluşan albüm, aşık deyişlerinden Ermeni ezgilerine varıncaya
değin son derece geniş bir yelpazeden meydana geliyordu. Sözleri Sezen Aksu’ya,
müziği Arto Tunçboyacıyan’a, düzenlemesi Onno Tunç’a ait olan Onu Alma Beni Al
şarkısı, keyifli ve eğlenceli bulunup beğeni kazandı.
Şarkının ilk dörtlüğünde
Heparı’ya sitem eden Aksu, Tilbe’ye ise birçok aşağılama ve lanetlemede
bulunuyor: “Gözleri Şaşı Gelin”, “Odun Gibi
Bel”, “Kara Elli Cadı”, “Dilleri Fitne Fücur”, “Kıyametin Gelsin”
“Bak atının terkisine
de atmış gözleri şaşı gelini
Mor kaftanlara sarmış
haspam odun gibi belini
Ah verin elime de
kırayım cadının derisi kara elini
Seni gidi dilleri
fitne fücur kıyametin gelsin”
İlk dörtlük ardından gelen iki
dizede serzeniş ve kıskançlık dikkat çekiyor. Çelimsiz anlamına gelen ‘Kadit’ kelimesi, aşağılama maksatlı kullanılıyor.
“Sen o alacası içinde
fesatla hangi günü gün edicen
Ah o kaditin üstüne
bir de atlas yorgan sericen”
Şarkı sitem ve ah etmelerle devam ediyor:
“Amanın amanın yansın
ocağın barkın utansın
Ağan emmin her bir
yerine kırmızı kınalar yaksın
Varsın bize vursun
felek ne çeyiz düzdüm emek emek
Allah bildiği gibi
yapsın”
Nakarat bölümünde kabulleniş ve ah çekiş göze çarpıyor:
“Böyle de nispet olmaz
ki, seni gidi zalim yâr
Eh, zorla da kısmet olmaz ki, seni gidi hain yâr”
Bunca yakınmaya karşın tekrar birlikte olabilme ihtimalini
düşünmeden edemiyor:
Bana ne, bana ne, bana ne, beni al, beni al, onu alma
Son dörtlükteyse aldatıp giden sevgiliye neler kaçırdığını
hatırlatıyor:
“Bende bu yetim
kirazlar al al dururken
Tek başıma kara gecelerde zar zor uyurken
Yâr, eteğimde çakallar, kurtlar ulurken
İçine sinerse senin de kıyametin gelsin”
Hikayeyi öğrendikten sonra şarkı artık daha mı anlamlı
geliyor?
Bob Dylan’a şaşırtıcı şekilde
edebiyat alanında Nobel ödülü verilmesinin en büyük nedeni, şarkılarında hikaye
anlatıcılığını ulaştırdığı muazzam seviye. Dylan şarkılarında kurgusal
hikayelerin yanı sıra gerçek karakterlerin yaşanmışlıklarına da yer vermiş bir
söz yazarı. 1963 yılında sözlerini yazdığı protest yapıdaki “Who Killed Davey Moore?” şarkısı da
gerçek bir olaya dayanmakta.
Şarkı, 21 Mart 1963 tarihinde
yaşanan bir olaya dayanıyor. Amerika’da bir tüy siklet unvan koruma maçı.
Şampiyon boksör Davey Moore’un karşısında Sugar Ramos var. Maç oldukça
çekişmeli geçiyor. Onuncu raunda gelindiğinde Ramos, birkaç güçlü yumrukla
Moore’u yere düşürür. Moore düşerken kafası önce gergin ring ipine, ardından da
zemine sert biçimde vurur.
Aldığı sert darbeye karşın ayağa
kalkan Moore, maçı ve şampiyonluk unvanını kaybeder. Soyunma odasında maça dair
röportaj verir. Kısa süre sonra da fenalaşıp hastaneye kaldırılır. Moore’un
beyin sapı hasarı nedeniyle komaya girdiği anlaşılır. Yaklaşık üç günlük yaşam
mücadelesinin ardından Moore hayata gözlerini yumar.
Şarkıda Davey Moore’un katilinin
kim olduğunu soran Dylan, sırayla herkesi sorgular. Hakem, seyirciler, menajer,
rakip boksör ve gazeteci, verdikleri cevaplarla Davey Moore’un ölümünden sorumlu
olmadıklarını söylerler.
Hakem, heyecan verici maçı durdurabileceğini
ama durdurursa seyircinin yuhalayacağını söyler. Seyirciler, yalnızca yumrukları
saymakla meşgul olduklarını belirtir. Menajer, bu sadece para için yapılan bir işti
der. Rakip, kadere ve kazanma zorunluluğuna değinir. Gazeteciyse futbolun bokstan
daha tehlikeli bir spor olduğunu söyleyip konuyu kapatır.
Şarkıda kişiler yerine toplumu sorgulayan
Dylan, ölümde katkısı olan herkesin sorumluluk almaktan kaçışının altını çizer.
Eğlenmek uğruna bir insanın hayatının barbarca feda edildiği bu hikaye, toplumun
adeta aynası niteliğindedir. Şarkıyı hiç dinlemiş miydiniz? Eh, hikayesini de öğrendiğinize
göre buyurun o zaman.
Rap müzik, günümüzde oldukça
değişmiş ve pop müzikle iç içe geçmiş durumda. Ancak 80’lerin sonu ve 90’ların
başı dikkate alındığında rap müzik, derinlik ve protestlik içermekteydi. Birçok
müzik otoritesine göre rap tarihinin en büyük yıldızı olan Tupac Shakur, türün
geniş kitlelere ulaşmasında önemli bir rol üstlendi ve öldürüldüğü 1996 yılına
kadar üretimini doludizgin sürdürdü.
Tupac’ın hikaye anlatıcılığının
ve şairliğinin ön planda olduğu şarkılardan biri olan Brenda’s Got a Baby,
gerçek ve trajik bir hayat hikayesine dayanmakta. Yıllar 1991’i gösteriyor. Müzik
kariyerinin yanı sıra oyunculuk da yapan Tupac, Juice filminin çekimlerinde.
Gazetede okuduğu sarsıcı bir habere kayıtsız kalamayıp haberden aldığı ilhamla
şarkı sözlerini yazıyor. Haber şöyleydi: ”12
yaşındaki kız, 21 yaşındaki kuzeninden hamile kaldı. Doğurduğu bebeği
Brooklyn’de bir çöp kutusuna attı.”
Brenda isimli bir karakter
kurgulayan Tupac, şarkıda hamile bırakılmış, başına gelenleri saklamaya
çalışmış, ailesi tarafından sahip çıkılmamış ve sürüklendiği çaresizlikle ne
yapacağını bilememiş bir kız çocuğunun hikayesini anlatır. Varoşların
gerçeklerini tüm çıplaklığıyla anlatan şarkıda gençlerin fuhşa ve uyuşturucuya
sürüklenişinin ve toplumun bu trajediyi normalleştirmesinin altı çizilir.
Gazeteci Jeff Pearlman, şarkıya ilham veren hikayenin üzerine
gider ve 2025 yılında bebeğini çöpe atan anne Jeanette’le başka bir aile
tarafından evlat edinilen ve hiç tanışmadığı biyolojik oğlu Davonn’ı buluşturur.
Buluşma yerinin Tupac’ın öldürüldüğü yere oldukça yakın olmasıysa kaderin tuhaf
bir cilvesidir. Şimdi hikayesini öğrendiğiniz şarkıyı dinleme vakti.